• https://www.facebook.com/Atayurtyayinevi
  • https://twitter.com/atayurtyayinevi
  • Anasayfa
  • Favorilere Ekle

Türk Eğitim sisteminde boşluk doldurmaca

Salladım Tuttu

 

Girişimci dünya üzerinde daha önce alınmamış bir riski alıp. Başarıya ulaştığında bu işi başaran kişiye verilen unvandır.

 

Risk nedir?

 

Bu soruya verilmiş en güzel yanıt öğrencinin hocasına verdiği boş kâğıttır. Gelelim benim olayıma.

 

            Sene çok eskiler. Figo’lu,Zidane’lı Real Madrid yılları. Henüz paramızda bile bol sıfırlar volta atıyor. Kırmızı Şeytanların formalarının ön yüzündeki sponsorun Sharp elektronik olduğu yıllar. Bu işe girdiğim zamanlardan bahsediyorum. Üzerimde Kırmızı Şeytanların koyu renkli 7 numaralı Beckham forması vardı. Neydi bu iş işte, birazdan ona geleceğim. Ama ona gelmeden önce Türk eğitim sisteminde yakaladığım bir açıktan bahsetmek istiyorum.

            Türk eğitim sistemin en büyük iki eksiği birincisi sistem denen bir şeyin olmaması. İkincisi insanlar bunun farkında bile değiller. İlkokul yıllarımda bu gerçeği anlamam ile girişimci ruhumun ortaya çıkması bir oldu. Ben eğitimde başarılı bir öğrenci değildim ve hiçte öyle bir iddiam olmadı. Oldukça varlıklı bir aileden de gelmiyorum. Benim babam ben çocukken gününün 16 saatini çalışarak geçirirdi. Benim ilkokul ikinci sınıfa kadar bir okul çantam bile yoktu. Bakkal poşetlerini okul çantası olarak kullanırdım. Bir gün okula güzel elbiseli adamlar geldi ve renkli lastik çizmeler dağıttılar. Bu çizmeleri size Bülent Ecevit gönderdi dediler. Beyaz güvercini olan Kara oğlan. O kadar sevinmiştim ki. Bunu anlatacak kelimeler henüz icat olmadı. Çantam yoktu ama artık mavi plastik çizmelerim vardı. Arkadaşlarımın birçoğu bu hediyeyi beğendiler mi beğenmediler mi inanın bilmiyorum. Ben sonra Ecevit ismini dilimden hiç düşürmedim. Çünkü o beni mutlu etmişti. Ben Kırklareli ilinin Lüleburgaz ilçesinin Akçaköy isimli köyünde eğitim gören fakir bir çiftçi çocuğuydum. Okulumuzun eğitimi gerçekten iyi değildi ve bunu çok iyi anlayabiliyordum. Çocuktum ama salak değildim. Lüleburgaz’da liseye giden ağabeylerimiz ablalarımız derslerin zorluğundan bahsediyordu. Bizim ise bahsedeceğimiz bir zorluk bile yoktu. Çünkü sabahtan öğlene kadar eğitim adı altında öğretmenler ile ufak ve sobalı adına sınıf denen yerlerde vakit geçiriyor. Öğleden sonra ise erkek öğrenciler futbol kız öğrenciler ise voleybol oynamaya gönderiliyor. Öğretmenler ise öğretmenler odası denen tilkiyi soksan dumanından kaçacak olan o izbe karanlık odada goy,goy yapıyordu.

            Bir gün eve yine mutsuz dönüyordum. Çünkü okulu sevmiyordum. Çünkü mutlu değildim. Çünkü bir sürü çünkü vardı. Lise öğrencileri o gün okula gitmemişlerdi.8 Kasımmış o gün. Lüleburgaz’ın kurtuluşu ama biz okula gidiyorduk. Köylere tatil yoktu. Fransızca ve İngilizce derslerinde epey zorluk çekiyorlardı. Çünkü bu gençler doğru düzgün Türkçe bile konuşamıyorlardı. Ödevlerini yapamazlarsa öğretmenlerden yiyecekleri dayağı düşünüyorlardı. O günlerde dayak oldukça popüler bir eğitim malzemesiydi. İçinde Haydar isimli sopaların bulunduğu demir cetvellerin bulunduğu bir malzemeydi. Malzemelerin oluşturduğu malzeme…

            Eve giderken bana laf attılar. Ben şişe dibi gözlükleri olan kısa boylu şişman bir çocuktum. Sevimliydim babamı da herkes çok severdi. Sonra başlarının dertli olduğunu öğrendim. Dedemin bir bakkalı vardı. Eğer bana susamlı çubuk kraker alırlarsa onların sorununu çözeceğimi söyledim. Cömert çocuklardı bana istediğimin dışında birde leblebi tozu almışlardı. Bende defterlerini buraya getirmelerini onlara söyledim. Yarım saat sonra hepsi defterlerini getirdi. Ödevlerine bakıyordum bir şey anladığımdan değil. Ama Çubuk kraker ve leblebi tozunu yemiştim. O ödevler yapılacaktı.

            Önce Fransızcalara baktım. Sonra elimde içinde susam duran kraker paketine birer sözlükte getirmişlerdi. Siz bana sözlüklerinizi de verin ben size yarın ödevlerinizi yapıp getireceğim dedim. Zaten umutsuz oldukları için bu teklifim onlara mantıklı geldi. Eve gittiğim gibi işe başladım. Önce çubuk kraker paketinin üzerinde bulunan içindekiler kısmından Fransızca kelimeleri aldım sonra sözlükten de seçmece sayfalardan bir çok birbiri ile alakasız kelimeleri sırasıyla yazmaya başladım. Öyle güzel sallıyordum ki. Golü doksana takacağımdan emindim.

Puşkaş ödülünü bile alırdım. Fransızcaları bitirdim. Sıra İngilizcelere gelmişti. Aynı işlemi onlara da uyguladım. İşim bitmişti. Savaş kazanmış komutan edasıyla söz verdiğimden önce sabah olmadan akşamüzeri defterlerini okul bahçesinde top oynayan ağabeylere verdim. Onlar aldılar incelediler ama bir şey anlamadıkları için seslerini çıkaramadılar.

            Aradan birkaç gün geçti. Birisi bana seslendi yanına gittim kimseye söyleme sana para veririm bundan sonra ödevlerimi sen yap hoca çok beğendi dedi. Anladım ki hocanın Fransızcanın f’sinden anladığı yoktu. Bana sayfa başı o zamanın parası ile 5 bin lira verdi. Ardından bir tanesi daha geldi bu İngilizce ödevini yaptığımdı. Rüşvet teklifiyle geldi babası çok zengin değildi biliyordum. Fakirin fakire zulmetmesine gönlüm razı olmadı ama o bana her gün bir paket leblebi tozu aldı cömertti. Sonra ise diğerleri. Anladım ki kimsenin kimseye güveni yok herkes gizli iş çeviriyor. Lüleburgaz’a giden anneme bana iki tane sözlük almasını söyledim.

            Biri Fransızca diğeri İngilizce. Bu şekilde işimi rayına oturtabilirdim. Nitekim şans benden yanaydı. Batistuta’nın futbol oynadığı son yıllar bunlar. Hocalar bilgisiz ve bir o kadar ilgisiz öğrenciler sırf işleri olsun diye bakıyor. Ben kazandığım para ile yaz tatilinde İstanbul’a gidince halamlarda kalırken rahat bir yaz geçirme hayalleri kuruyorum. Her şey tıkırında gitti. Ama sizde bilirsiniz bu tür işler gizli kalmaz. Babam duymuş bana sen bunları nereden biliyorsun dedi. Ona olan biteni anlattım. Çünkü babam yalan söylememe asla tahammül etmez. Anlarsa beni bir güzel döverdi. Güldü. Ya anlarlarsa dedi. Bende güldüm baba dedim sen demez miydin “Bahçedeki yaprakları süpür sat para kazan” diye. İşte bende boş kraker ve gofret paketlerinin üzerine biraz akıl ve sözlüklerin yardımıyla para kazanıyorum. Aferin ulan dedi. Küçük yaşta mikro suça karışmama bu aferin sebep oldu. İşleri büyüttüm Lüleburgaz’dan da işler gelmeye başladı. Oldukça para ve leblebi tozuna kavuştum. Sonra ise bir gün gelen farklı bir iş benim bu alana çekimser kalmama sebep olacaktı.

            Almanca yabancı dilin okutulduğu bir lise o zaman ki adı Süper lise olan bir liseden oldukça güzel bir kız Almanca ödevini getirdi. Yok, bilmiyorum desem de kız güzeldi bilirsiniz işte yaşınız küçükte olsa güzel kız gördü mü erkekler dayanamaz. Onunda işini üstlendim. Almanca daha zordu kelimeler uzundu. Ödevler çoktu ve işin kötü tarafı öğretmeni Almanya’da doğup büyümüş bir Almancı ailesine mensuptu ki bunu sonra o öğretmen ile tanıştığımda öğrenecektim. İlk atarimi altım. Kızın ödevlerini yapmaya başladım. Ama hoca fark etmiş fakat kıza belli etmemişti. Kız bir gün bana ödevlerini yapan ile hocasının tanışmak istediğini söyledi.

            İşte zurnanın son deliğine gelmiştik. İşi bilen biri ile karşı karşıyaydım. Kız babamdan izin almış ve beni ertesi sabah Lüleburgaz’a ailesinin de lojistik desteğiyle götürdü. Okul şahaneydi herkes çok akıllıymış gibi davranıyordu ve ben bu okulda giyim kuşamım başta olmak üzere onların arasında arabesk kalıyordum. Hocam işte dedi ödevlerimi yapan kişi bu. Hoca’dan korkmuştum iri yapılı bir adamdı. Deplasmandaydım. Dayak yesem imdat çığlığımı kimse duymazdı. Sonra sen dersine git kızım dedi. Ben onunla özel olarak görüşmek istiyorum. Kız gitti ve hoca ile baş başa kaldık zaten kırmızı olan yüzüm pancara dönmüştü. Bana baktığını hissediyordum ama başımı kaldıramıyordum. Almanca bir şeyler sordu. Bende sözlüklerden öğrendiğim kadarıyla ona cevap verdim. Sorduğu soru nasıl bu kadar cesur olabiliyorsun ya da ona benzer bir şeydi.

            Bende ona risk almam gerektiğini paraya ihtiyacım olduğunu söyledim ama ben cevabı Türkçe verdim. Sonra eliyle çenemi kaldırdı ve ona bakmamı sağladı. Kızın defteri masasındaydı. Bana bunları sen mi yazdın dedi. Bende her harfini dedim. Bir satır gösterdi burada ne yazıyor diye sordu. Bende ürünlerimiz domuz yağı içermemektedir yazıyor dedim. Doğruyu söylüyordum ve güldü.

            Genç adam cesaretine hayranım. Kraker ve gofret paketlerinin üzerindekileri buralara geçirmen ve bunları yaparken azda olsa Almanca öğrenmiş olman gerçekten hoşuma gitti. Ne kadardır bu işi yapıyorsun dedi. Almanca ’da yeni olduğumu söyledim. Şaşırdı hikâyemi ona baştan sona anlattım yaklaşık 5 aydır bu işteydim ve oldukça hatırı sayılır bir meblağ kazanmıştım. Ama ta ki o karşıma çıkana kadar. Yine bu işi yapacak mısın dedi. Aslında kafamda çok daha farklı şeyler var dedim. Sana Almanca öğretmemi ister misin diye sordu.

            Ben köyde yaşıyordum arabamız yoktu köyden araçta yoktu sürekli Lüleburgaz’a sadece haftanın belirli günlerinde vardı. Ben sana Almanca öğreteceğim dedi tüm bu imkânsızlıklara rağmen ve bana sıfırdan başlamak kaydı ile elindeki Almanca çalışma kitaplarını verdi. Ama bir daha asla benim öğrencilerime yardım etmeyeceksin dedi. Ta ki Almancayı tam anlamıyla öğrenene kadar. Bizde söz ağızdan bir kere çıkardı. Kitapları aldım geldiğim gibi kızın ailesi beni köye bıraktı. Fransızca ve İngilizce konusunda çuvallamamıştım.

            Ama yaptığımın doğru bir davranış olmadığı kanısına vardığım için onlardan da vazgeçtim. Ama Türk eğitim sistemindeki açığı yakalamıştım. Hızlı öğrenen zeki bir öğrenciydim ve sonra Almanca çalışmaya başladım. Hala çalışıyorum. Kur’an Arapçasını okuyabiliyorum. Osmanlıca biliyorum. Kendimi İngilizce ve Fransızca ifade eder. Londra ve Paris sokaklarında şaşırmadan yolumu bulabilirim. Ama bir Alman kadar iyi Almanca konuşamam. Hala üzerinde çalışıyorum yıllarda bunları yapmış olan ben. Eğer o öğretmen karşıma çıkmasa belki de hala bunlara devam ediyor ve işi farklı boyutlara taşımış biri olabilirdim. Artık okul çantası olmayan bir çocuk gördüğümde gidip ona bir çanta alıyorum. Belki bir Ecevit değilim ama elimden bu kadarı geliyor. Çünkü biliyorum imkânsızlıklar insanları farklı yönlere iter.

 

            Eski bir ABD Bakanı olan Dr.Henry Kissenger’ın bir sözü vardır onu aklımdan hiç çıkarmam. Diplomasi isimli kitabını okumuştum. Henry Kissenger şöyle der;

 

Seçeneksizlikler düşüncelerimizi berraklaştırır.

           

            Bu adam Diplomasi alanında oldukça başarılıdır. Mezopotamya bölgesi İsrail, Ürdün, Filistin, Lübnan ve Mısır’da pek sevilmez.

 

   İşte dostlar bu benim hayatımdan gerçek bir kesit. Başka şeyler yapmadım mı tabi ki yaptım. Onları da sizlere başka yazılarımda anlatacağım. Esen kalın, edebiyatla kalın.

 

 

 Kubilay Aybat
#Çoban



618 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Takvim
REKLAM